Herkesleşmek
Dücane
Cündioğlu
Genel kitap okuma listelerine itibar etmenin dayanılamaz
hafifliğine ilişkin
mülahazalarıma bu hafta da devam etmek niyetindeyim.
Nitekim bu konudaki
kanaatlerimi açık-seçik ifade edebilmek için bir sözcük
bile uydurmaktan
kaçınmadım: herkesleşmek.
Günümüzde kitaplar çoğunlukla
herkes için yazılıyor ve bu nedenle de
herkes'in anlayabileceği bir dille
yazılıyor... Maksad, bireyleri
herkesleştirmek, onları adına herkes denilen
mevhûm bir kategori içine dahil
etmek... Böylelikle belirlemek, denetlemek,
etkilemek ve yönlendirmek
kolaylaşıyor ve bireylerin o adına herkes denilen
kategori içerisinde
hareket etmeleri (mutlu olmaları?) mümkün hâle gelmiş
oluyor.
Herkes'in okuduğunu okuyanlar, herkes'in bildiğini bilenler, pek
tabii ki
herkes gibi konuşmaktan, herkes'in düşündüğü gibi düşünüp herkes'in
vardığı
yargılara varmaktan kendilerini koruyamazlar...
Ya herkes
gibi olmak istemiyorsak? Ya herkes'in içinde bulunduğu durumu
görüp o duruma
düşmeyi içimize sindiremiyorsak? Ya kendi yolumuzu kendimiz
bulmak, ya kendi
rotamızı kendimiz çizmek, kimliğimize/kişiliğimize daha
uygun geliyorsa? Ya
hakikat'in çoğunluğun gözünden kaçtığını düşünüyor veya
çoğunluğun içinde
seyreyledikçe hakikatin yalnız kalmasına katkı
sağladığımıza
inanıyorsak?
Her yaşantı biriciktir... Her acı da öyle... Binaenaleyh
tecrübelerimizin
biricikliğini unutup niçin herkes için geçerli olabilecek
yordamlar önerelim
ve işimizi-gücümüzü (!) bırakıp başkalarının kaderini
tayin etmeye
kalkışalım?
Genel kitap okuma listeleri kime hitap eder?
Elbette genel okura; yani
herkes'e... Peki "herkes" şeklinde nitelediğimiz
bu adına "genel okur"
denilen kitle kimdir? Evet kimdir bu "herkes"?
Gerçekten de mümkün müdür
herkes'e hitab etmek, herkes için geçerli bir
şeyler söylemek? [Acaba Ziya
Gökalp, "kitab'ın elitlere, gazete'nin ise
halka hitab ettiğini" söylerken
ve aristokrasi ile demokrasi arasında bu
açıdan bir mukayese yaparken
yanılıyor muydu? Diğer taraftan Cemil Meriç,
"Her medeniyette elit vardır ve
demokrasi, medeniyetlerin düşmanıdır"
demekle acaba neyi kastediyordu?
Belki itiraz sadedinde, "çapı (alanı)
geniş ve fakat derinliği az şeyler
söylediğimizde herkes'e hitab etmiş,
herkes için geçerli bir şeyler söylemiş
oluruz" denebilir. O halde bir
düşünelim bakalım: çapı dar ve fakat
derinliği çok şeyler söylediğimizde,
herkes'e hitab etmek şansımızı
kaybetmiş mi oluyoruz?
Elbette hayır!
Herkes'e hitab etmek, salt anlaşılabilir olmakla alâkalı bir
husûs değil.
Aksine anlaşılmamak ve anlaşılmaktan kaçınmak da herkes'in
dikkatini çeker;
çekiyor da zâten. Dolayısıyla, anlaşılmak istemeksizin de
herkes'e hitab
etmeyi başarabiliriz. Sorun, doğru tempoyu yakalama sorunu.
[Nitekim
Wittengenstein, "Çoğu zaman, bir tümce ancak doğru tempoyla
okununca
anlaşılabilir. Benim tümcelerim hep yavaş okunmak içindir" diyor ve
metinleri, okuyuş ritimlerine göre tasnif etmekten
kaçınmıyordu.]
Tanımadığımız, bilmediğimiz, niteliklerini yeterince
öğrenemediğimiz ve
fakat bir yerlerde söylediklerimizle ilgilendiğini
varsaydığımız muhayyel
kimselere, okumaları için genel kitap listeleri
verebilir, okudukları
takdirde istifade edebilecekleri zannıyla bu kimselere
birtakım kitapları
tavsiye edebilir miyiz?
Hiç sanmıyorum.
Sanmıyorum; zira kitap tavsiye etmekle ilaç tavsiye etmek
arasında köklü bir
tefrik yapmayı bir türlü beceremiyorum; üstelik bu
tefriki, herkesin şifayâb
olabileceği ilaçların varolduğunu bildiğim gibi,
herkesin okuyabileceği
kitapların da varolduğunu bildiğim halde
beceremiyorum. Çünkü kitap okumayı
ciddiye alan ve bu nedenle abur-cubur bir
tarzda kitap okumaktan çekinmeyen,
farklı vâdilerde dolaşmaktan kaçınmayan,
ser-serî'liğin imkânlarından
istifadeyle tecessüsü derinleştirmekten
korkmayan zihinlere ket vurmayı
istemiyorum.
Zehebî adlı bir âlimimiz şöyle diyordu: "İnsanlar eskiden
kendileri için
okurlardı. Zaman geldi, devir değişti ve başkaları için
(başkalarını
kurtarmak için) okuduklarını söylemeye başladılar. Şimdi ise
hiç ahlâk
kalmadı, nizâm iyiden iyiye bozuldu, nifak ve riya ortaya çıktı.
Bakıyorum
artık insanlar Allah rızası için okuduklarını
söylüyorlar."
Şimdi "ilim ilim içindir" demenin tam sırası... Lâkin biz
-şimdilik- böyle
demeyelim de şöyle diyelim: "İlim insanın kendi
içindir!"
Yeni Şafak 14 Eylül 1999