FILISTIN GERÇEGI
Hasan El-Kadir*
"Israil
giristigi askeri saldirilarla Filistin halkiyla bir baris yapmayi degil, çelik
bir duvar örmeyi hedefledigini gösteriyor".
Hasan el-Kadir (Ramallah, 25 Ekim)
Israil helikopterlerinin
Ramallahdaki hedeflerine yönelik bombardimanini evimin çatisindan izledim.
Hava saldirisi birkaç saat sürdü. Saldiri tarzlarini kestirebilmem için
yeterli bir süreydi bu: Bir jet tarafindan korunan dört helikopter havada
duruyor, önden ikisi gidip roketleri firlatiyor ve tekrar geriye çikis
noktalarina dönüyor, böylece arkadan gelenlere yer açiyorlardi. Sonra dördü
birden bir süre için gözden kayboluyor, ardindan geri dönüyorlar ve islem böylece
tekrarlaniyordu. Bütün bu zaman zarfinda olan biteni gözetlemek ve çektigi görüntüleri
operasyon merkezine iletmekle görevli uzaktan kumandali küçük gözlem uçaginin
çikardigi endise verici gürültü ise hiç kesilmiyordu.
Ben askeri bir uzman
degilim ama Israilli pilotlarin görevlerini aynen modern savas teknigine uygun
tarzda yerine getirdiklerini amatör biri de rahatlikla anlayabilirdi. Dikkat çekici
olan ise Filistinlilerin ellerinde ne bir uçaksavar ne de hava saldirisina
karsi koyma namina bir tek silahlarinin olmayisi idi. Sadece hafif silahlar
tasiyan polisleri vardi. Bu durum ayni zamanda iki toplum arasinda her alanda
yasanmakta olan esitsiz güç nisbetleri gerçegine de bir örnek teskil
etmektedir.
Ramallah ailemin yasadigi
Gazzeden doksan dakikalik bir mesafede bulunuyor. Bombardimandan sonra
selamette oldugumu haber vermek ve onlarin durumunu ögrenmek için kizkardesime
telefon ettim. Ayni sekilde Gazzede bombalanmisti. Kizkardesim panik içindeydi
ve benimse onun için yapacak hiçbir seyim yoktu. Zaten normal zamanlarda
dahi iki sehir arasinda yolculuk yapmak Israllilerin iznine tabiydi. Eger bir
kalp krizi geçirmis olsa, annemi ayni gün içinde hastaneye yetistirmemiz mümkün
degildi. Bu izni alabilmek sansiniz yaver giderse bir kaç gün, bazen haftalar
sürebiliyordu; hatta bazilari hiç alamiyorlar. Bu durum Bati Seria ve Gazze
Seridinde yasamakta olan 2,5 milyon Filistinlinin günlük hayatini
derinden etkileyen bir sorun.
Oslo Anlasmasi ve baris sürecine
halkin onay vermesinin ardinda kismen de olsa, siddetle ihtiyaç duyulan bir
husus, hayati normallestirme beklentisi belirleyici bir faktördü. Ne var ki,
bu arzu pratik hayatta asla gerçeklesmis degil. FKÖ ve Israil hükümeti
arasinda 1993 yilinda Washingtonda imzalanan anlasmadan evvel Filistinliler
hareket serbestiyetini kisitlayan uygulamalara muhatap degildiler. Evet, önceden
tam bir Israil kontrolü altinda idiler ama Intifadanin en siddetli oldugu
1987 ve 1993 arasinda dahi kendi topraklarinda serbestçe hareket edebilmek için
izne ihtiyaç duymuyorlardi.
Daha sonra yapilanlar ise
Filistin halki tarafindan devam etmekte olan müzakerelerde kendi taleplerini
kismak amaciyla Israilin kendilerine karsi koz olarak kullandigi baski araçlari
olarak degerlendirilmekte. Bu tür bir algilama için yeterli delil fazlasiyla
mevcut: Filistinlilere ait topraklarin müsaderesi simdiye kadarki en yüksek
seviyesine vardirildi; yerlesim bölgeleri yayildi; Filistin sehirlerinin
etrafinda yerlesimciler için çevre yollari insa edildi. Bir milyon
Filistinlinin yasadigi Gazze Seridinde, 6.000 Israilli yerlesimci su
kaynaklarinin yüzde kirkini kullaniyor. Filistinliler, Batili bir gözlemcinin
vurguladigi gibi, adeta düdüklü tencereye konulmus haldeler.
Siyasi alanda da
Israilliler Filistinli muhataplarini asla kendileriyle esit seviyede görmediler.
Gerçekten onlari küçümsediklerini hep hissettirdiler ve isgal gücü olarak
terkettikleri Filistin sehirlerine yönelik farkli stratejileri uygulamaya
koydular. Buna göre Filistin özerk yönetimine verilen görev bu bölgelerde
çikabilecek rahatsizliklarla mücadele etmek olacakti. Bununla birlikte evdeki
hesaplar çarsiya uymadi; çogu kez silah elde patladi. Son haftalarda
yasananlar da, bu politikanin sonuçsuzlugunu açikça ortaya koymaktadir.
Çatismanin sona
erecegine dair bir emare gözükmüyor. Ortada bir ateskes sözü dolasip
duruyor fakat böyle bir durumun bile uzun süreli olamayacagini kestirmek için
kahin olmaya gerek yok. Ateskes iki ordu arasinda varilan bir mutabakattir. Bir
isgal gücü ve onun isgali altindaki bir halk arasinda ateskes ise düsünülmesi
imkansiz bir sey. Israilliler tas atmayi askeri bir saldiri seklinde
degerlendiriyorlar. Disaridan bakan gözlemciler için akildisi görünen bu
durum haddizatinda Filistinlilerin yasadiklari zorlugu yansitan çarpik
mantigi da ortaya koymakta.
Iki yil önce Filistinli
sivil toplum kuruluslarinin temsilcilerinden olusan hayetin bir üyesi olarak dönemin
Almanya Cumhurbaskani Roman Herzog ile Erihada bir araya gelme onurunu
yasamistim. Gayri resmi bir toplantiydi ve herkes kisisel hatiralarini anlatmaya
baslamisti. Ben de Gazzeden Ramallaha tasinma hikayemi anlatmistim. Gazze
Seridindeki Israil kontrol noktasinda tüm esyalarim didik didik kontrol
edilmisti. Siddetle yasak olan bir sey vardi: Kapali ve bagli çantalar içinde
dahi olsa Gazzeden Ramallaha mutfak biçagi götürmek yasakti.
Son derece tuhaf olan bir
gerçek var ortada: Filistinliler tüm çaresizliklerine ragmen Israil
saldirganligini uluslararasi taninma haklarina karsi bir tehdit seklinde
algilamak için yeterli delile sahiplerken, çatismalarin tüm askeri gücüne
karsin Yahudi devletinin varligina yönelmis bir tehdit olduguna ise
Israilden baska inanan bulunmuyor. Israilin bundan önceki savunma bakani
Mose Arens su anda devam etmekte olan Filistin intifadasinin Israilin çelikten
duvarinda yeni çatlaklar anlamina geldigini yaziyordu. Isriallilerin söyleminde
çelikten duvarin ne manaya geldigi tek bir cümle ile özetlenebilir:
Araplarin anladigi tek bir dil vardir, o da siddettir!
Bu ayni zamanda benim
kisisel hikayemin de bir parçasi. Ebeveynimin her ikisi de 1948 savasi
sirasinda mülteci durumuna düsmüsler. Ben kendim bir mülteci kampinda dünyaya
geldim. 1967de Israil Gazze Seridini isgal ettiginde evimize bir havan
topunun isabet etmesi neticesinde babam öldü, evimizin yarisi ise
oturulamayacak hale geldi.
Tüm bu anlatilanlari kültürel
siyonizmin kurucu babalarindan birinden yapacagim kehanetvari bir alinti ile
tamamlamak uygun olabilir. 1891 yilinda Açad Haam Filistini ziyaret etti ve
daha sonra meshur olacak bir makale yazdi. Filistinden Hakikatler
baslikli bu makalede yerlesimcilerin buranin yerli halkina karsi davranislarini
elestiriyordu. Sürgün (Diaspora)de köle idiniz, sonra birden özgürlüge
kavustunuz ve bu degisiklik sizde baskalarina karsi bir despotizm egilimine yol
açti. Araplara karsi düsmanca ve zalimce davraniyorsunuz, haklarini çigniyor,
onlari haksiz yere küçük düsürüyorsunuz, üstelik bir de bu tavirlarinizla
böbürleniyorsunuz. Ve tüm bu küçük düsürücü ve tehlikeli ortama karsi
hiçbirimizden bir itiraz yükselmiyor.
Kaba bir hesapla büyükbabamin
Açad Haamin seyahati sirasinda bu topraklarda yasadigini söyleyebilirim.
Makalede anlatildigi sekliyle büyükbabamin kaderi de zalim yerlesimcilerce çizilmis.
Ne yazik ki, yüzyil önce geçerli olan hal bugün de mevcut. Bu topraklarda
hala küçük düsürücü ve tehlikeli bir ortam hükmünü sürdürmekte.
Frakfurter Allgemeine Zeitung (26
Ekim 2000)'dan çeviren
Ridvan KAYA
*Arap edebiyat dergisi Karmelin basyazari olan Hasan el-Kadirin Filistin ve Israil edebiyatlari iliskisi üzerine pek çok kitabi bulunmaktadir.