Muhammed
Onu gözlerimizin önünde öldürdüler. Biz orada değildik...
Annesine
sorup duruyordu: “Anneciğim, Netsarim’e gider taş atarsam; beni
vururlarsa şehit olur muyum?” Annesi cevap vermiyordu. Herhangi bir
olay
olunca, İsrail’i protesto etmek isteyen gençler doğruca Netsarim
yerleşim
birimine gidiyor ve taş atıyorlardı. Netsarim bir yol
kavşağındaydı. Oraya
“Şüheda Kavşağı” adını vermişti gençler.
Muhammed sormaya devam ediyordu
ısrarla: “Şehit olur muyum anne?”
Annesi “ne bileyim ben?” diyordu. Annesi
hiçbir şey bilmiyordu. Evet
demeye de, hayır demeye de dili
dönmüyordu...
O sabah Cemal’e dedi ki:
- Çocuğu da götür yanında. Sen
olmazsan ben zaptedemem. Belki
mahallenin çocuklarıyla birlikte o da gitmek
ister.
“Peki” dedi Cemal. Muhammed’i de yanına alıp gitti. Bir araba
alacaktı. Arabayı aldı. Fakat dönüşte polis yolları tutmuştu.
Netsarim’e
yönlendirildiler. Bir süre sonra arabayı da bırakmak
zorunda kaldılar. Eve
yürüyerek döneceklerdi. Netsarim’de yine
taşlarla kurşunlar çarpışıyordu.
Çatışmanın ortasındaydılar. Ne ileri gitmeleri mümkündü, ne geri
dönmeleri... Bir duvarın dibine sindiler. Muhammed daha çok sindi...
Bir
varilin ardına saklandılar. Saatler geçti, fakat çatışma
bitmedi... Kurşun
yağmuru dinmedi. İşaretlerle meramını anlatmaya
çalışıyordu Cemal. Muhammed
babasına daha çok sarılıyordu. Gerisini
gördük zaten. Gözlerimizin önünde
oldu her şey.
Mahmud Derviş... Filistinli bir şair. Kalemini yüreğinin
hokkasına
batırarak bir şiir yazdı. Yazmasaydı... Yazmak vacip olmasaydı
yazmayacaktı. Yoksa o da bilirdi kuşların, papatyaların, ırmakların,
güllerin şiirini yazmayı. Ama Muhammed’in şiirini yazdı. İşte
şiir:
Muhammed,
babasının kucağına sığınmış ürkek bir kuş
korkuyor
göğün cehenneminden:
koru beni babacığım, yukarda uçuşanlardan
benim
kanatlarım küçük, dayanmaz bu rüzgara
ve ışıklar kör
Muhammed,
eve
dönmek istiyor sadece
bisiklet istemiyor,
istemiyor yeni bir
gömlek
okul sırasına ulaşmak istiyor sadece
sarf ve nahiv
defterine...
al beni babacığım, götür evimize
ödevimi
yapayım
tamamlayayım ömrümü yavaş yavaş
denizin kıyısında, hurmanın
gölgesinde
daha fazlası değil, daha fazlası değil...
Muhammed,
bir
orduyla karşı karşıya
ne taş var elinde ne de bir parça yıldız
duvara
yazamaz artık: “hürriyetim
ölmez asla!” artık yok ki hürriyeti
savunsun
onu. ufku da yok Pablo
Picasso’yu koruyacak. hala doğuyor, hala
doğuyor,
adın lanetini yüklenen bir adla, kaç
kez doğacak daha aynı
çocuklar
ülkeleri yok... çocukluk hayalleri yok
hoş, hayal kursa bile
nerede kuracak?
toprak yaralı... mabet de öyle!
Muhammed,
görüyor
ölümün üstüne üstüne geldiğini
kaçış yok, lakin
televizyonda gördüğü bir
sırtlanı hatırlıyor
güçlü bir sırtlan, zayıf ceylanı kıstırmış ve
tam
iyice yaklaşmışken, süt kokusu geliyor burnuna
vazgeçiyor onu
parçalamaktan
sanki süt, evcilleştiriyor çölün vahşetini
o halde,
kurtulacağım –diyor sabi-
ağlıyor: hayatım burada saklı
annemin
sandığında. kurtulacağım ve göreceğim
***
Muhammed,
zavallı bir
melek
soğukkanlı avcısının tüfeğinin iki adım ötesinde
kameralar
gözetliyor sabinin hareketlerini
öyle ki gölgesiyle birleşiyor:
yüzü
kuşluk gibi, apaçık
kalbi elma gibi, apaçık
on parmağı mumlar gibi,
apaçık
avcısı bu işi düşünebilirdi
yeniden ve diyebilirdi: bırakayım hele
gitsin
Filistin’ine sağ salim
şimdi kulak vereyim vicdanıma
yarın yine
öldürürüm nasılsa, direnince...
Muhammed,
küçük bir İsa, uyuyor ve düş
görüyor
ikonanın kalbinde
bakırdan yapılmış
ve zeytin dalından
ve
yeniden dirilmiş bir halkın ruhundan
Muhammed,
ihtiyaç fazlası
kan
peygamberlerin istediğinden, yüksel
sidre-i münteha’ya
ya
Muhammed