Amin Maalouf ve "Ölümcül Kimlikler"i
(Ali DEGIRMENCI)
"1976'da Lübnan'i
terk edip Fransa'ya yerlestigimden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendimi
'daha çok Fransiz' mi, yoksa 'daha çok Lübnanli' mi hissettigim ne kadar çok
sorulmustur bana. Cevabim hiç degismez: Her ikisi de."
Amin Maalouf bu cümlelerle
basliyor, Ölümcül Kimlikler1 adli kitabina. Dört bölüm halinde kaleme
aldigi kitapta çok yönlü, ilginç ve tartismaya açik hususlariyla yer yer geçmise,
tarihe de giderek günümüzde belirginlesen ve artik yerküredeki herkesi
etkileyen 'kimlik' ve 'âidiyet' sorunlarini ele aliyor yazar.
Maalouf, yazdigi bütün
kitaplarla dünyada ve ülkemizde çok okunan, ilgiyle takip edilen ve
tartisilan bir isim. 1949'da Lübnan'da dogan, ekonomi ve toplumbilim okuduktan
sonra gazetecilige baslayan yazar, 1976'dan beri Paris'te yasiyor.
Kitaplarinda genellikle,
çok iyi bildigi Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin inanç, yasayis, tarih
ve söylencelerini basariyla isleyen yazarin, ilk kitabi olan ve 1983 yilinda
yayimlanan "Araplarin Gözüyle Haçli Seferleri" adli arastirmasiyla
tanindigini ve bu kitabin büyük bir ilgi görerek pek çok dile çevrildigini
biliyoruz. Afrikali Leo, Semerkant, Isik Bahçeleri, Beatrice'ten Sonra Birinci
Yüzyil, Tanios Kayasi, Dogunun Limanlari onun art arda yayimlanan romanlari.
Yazarin son olarak geçtigimiz yilin sonlarinda "Yüzüncü Ad (Baldassare'in
Yolculugu) adli romani da ülkemiz okuyucusuyla bulustu.
Amin Maalouf, Batili gözüyle
Dogu'ya ait hikayeler yazma konusunda kuskusuz en gözde yazar. Ona iki ayri yönden
yaklasmak mümkün: Birincisi, onun basarisiyla, önemli bir yazar olmasiyla
ilgili. Maalouf gerçekten zeki, malumatfürus ve muhayyilesi genis bir romanci.
Iyi bir dili; sürükleyici, kendini okutturucu bir anlatimi var. Gerçek bir
anlati ustasi. Ayni zamanda, iyi arastiriyor. Kendi birikim ve donaniminin
farkinda. Dogu'ya ve Bati'ya ait etkileyici, ilgi çekici buluslar, derlemeler,
sentezler yapabiliyor. Yetistigi ve halen yasadigi cografyalarin zihninde/yüreginde
birakip biriktirdiklerini ustalikla kurgulayabiliyor. Zaaflarini, abartmalarini
ve ilginç tesadüflerini bile okuyucunun gözüne batmayacak sekilde
romanlarina yedirip serpistirebiliyor. Tek tek ele alindiginda tartisilabilecek
olan kimi görüsler ve tarihi bilgiler, her seye ragmen, romanlarinin bütünlügü,
genel akisi içerisinde siritmiyor ve akademisyen olmayan, ötesini aramayan
okuyucu için tahammül edilebilir bir boyut kazaniyor.
Maalouf, bizde Orhan
Pamuk'un kimi romanlarinin kimi parçalarinda yaptigi gibi, biraz da Bati'nin
yahut modern insanin Dogu'yu nasil görmek isteyecegini hesaplayarak metinler
yaziyor. Kurmacayi bu eksende olusturuyor. Tartisilmasi hatta elestirilmesi
gereken bir tutum bu. Ne kadar üstü örtülürse örtülsün, bu tutumda
"pazarlamaci" bir zihniyetin egemen oldugu iddia edilebilir. Amin
Maalouf, son çözümlemede, ana düsünce, tezi olmayan ya da ver(mek iste)digi
mesajlar itibariyle Batili tasavvuru, postmodern yaklasimlari olumlayan bir çikis
noktasina sahip. Her sey, herkes onun için bir malzeme degerinde, bir figür
mesabesinde. Türk, Kürt, Ermeni, Arap, Hiristiyan, Yahudi, Iranli, Avrupali
herkese, her kültür ve inanisa asina bir isim. Kitaplarinda postmodern bir
oryantalist yaklasim çerçevesinde her seyi, Cemaleddin Afgani'den Ömer
Hayyam'a, Sabetay Sevi'den Hasan Sabbah'a kadar herkesi ve her anlayisi bulmak mümkün.
Hatta Afrikali Leo'da oldugu gibi birçok kimlik, kisilik ve inanci kendi bünyesinde
toplayan kahramanlar bile mevcut. Bu ilk bakista bir zenginlik gibi görülebilir
ve yenidünyaci anlayislara uygundur. Ancak belki de en tartismali, en tehlikeli
ve sinsi tutum da budur. Onun için her sey sanki bir roman ögesi, ayrintisi
oldugu ölçüde önemlidir. Yazar, her seyi hakli göstererek hiçbir seyi
dogru bulmamakta, tercih etmemektedir ayni zamanda. Dolayisiyla her seyi
sulandirmakta, siradanlastirmaktadir. Bu durum gözkamastirici bir isportaci
becerisinin esliginde, her seyin anlam alanini daraltmakta, kutsallari küçümsemekte
ve ilkesizligi yüceltmektedir. Kabul etmeliyiz ki Maalouf, tasidigi onca özelligiyle
bu is için adeta biçilmis kaftandir. Yoksa daha önce de belirttigimiz gibi,
onun bir kurmaca ustasi oldugu, ilginç serüvenler yazdigi ve okuyucuyu tarihi
alanda rahat ve çekici bir sekilde dolastirdigi yadsinamaz.
Kimlik
ve Aidiyet Sorunu
"Ölümcül
Kimlikler" adli kitabi da Maalouf'un -önyargilarina, elestirilebilecek
hususlarina ragmen- düsünsel deneme alaninda güçlü, donanimli oldugunu gösteriyor.
Kitap "kimlik ve aidiyet"le ilgili birçok ayrintiya deginmekle
birlikte merkezinde Dogu'nun, Islam algisinin ve müslüman kimligin bulunmasi
nedeniyle deginilmeyi, tartisilmayi hak ediyor.
Ünlü romanci,
"kimlik"in, çekindigi bir sözcük oldugunu söyleyerek ise basliyor
ve ardindan kendinden baslayarak bir "kimlik muhasebesi" yapmaya
koyuluyor.
Yazar, her insanin
kimliginin, resmi kayitlarda görünenlerle kesinlikle sinirli olmayan bir yigin
ögeden olustugunun altini çiziyor. Insanlarin büyük çogunlugu için dinsel
bir gelenege, bir ya da iki ulusa, etnik ya da dilsel bir gruba, bir aileye,
meslege, bir kuruma, belli bir sosyal çevereye bagliligin söz konusu oldugunu
ve bu bagliliklarin daha da çogaltilabilecegini belirtiyor. Hepsi ayni öneme
sahip olmasalar da hiçbiri de tam olarak anlamsiz degildir. Bunlar neredeyse,
"ruhun genleri"dir yazara göre. Ama bunlar degismez sarsilmaz özellikler
de içermez. Öyle durumlar olur ki, sevindirici ya da üzücü bir olay, hatta
hiç beklenmedik bir raslanti kimlik duygumuzda binlerce yillik bir mirasa
bagliligimizdan çok daha agir basar: "1980'e gelirken (Saraybosna'da
yasayan) bir adam söyle derdi: 'Ben Yugoslavim!', gururla ve gönül koymadan;
daha yakindan sorular soruldugundaysa Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti'nde
yasadigini ve bu arada Müslüman gelenegi olan bir aileden geldigini
belirtirdi. On iki yil sonra, savasin en siddetli günlerinde ayni adam, hiç
duraksamadan ve bastirarak söye cevap verirdi: 'Ben Müslümanim!' Hatta belki
de seriat kurallarina uygun bir sakal birakmis bile olurdu. Hemen arkasindan
Bosnak oldugunu ve bir zamanlar gururla Yugoslav oldugunu vurguladiginin
kendisine hatirlatilmasindan hiç hoslanmadigini eklerdi. Bugünse adamimizi
sokakta çevirsek önce Bosnak, sonra Müslüman oldugunu söyleyecektir; düzenli
olarak camiye gittigini de belirtecektir; ama ülkesinin Avrupa'nin bir parçasi
oldugunu ve bir gün Avrupa Birligi'ne katilmasini umut ettigini söylemeden geçemeyecektir.
Ayni insana yirmi yil sonra ayni yerde rastlasak, acaba kendini nasil tanimlardi?
Aidiyetlerinden hangisini en basa koyardi?..." (s.17)
Amin Maalouf bu tür örnekleme
ve karsilastirmalara kitap boyunca basvuruyor. Üstelik bunlari çarpici ve
etkileyici bir forma büründürerek sunuyor okuyucuya. Kimi dogrulari içermesine
karsin burada su elestiriyi getirmemiz mümkün: Öncelikle, yazarin, kimlik
sorununu algilayis tarzi ve bu kavrama getirdigi tanimsal çerçeve son derece
muglak ve tartismaya açik. Kimlik, derinlemesine düsünüldügünde, her
seyden önce kisinin dünya görüsünden kaynaklanan, varolus ve yasayisa yükledigi
anlamdan, düsüncelerine ve yapip ettiklerine biçim ve anlam veren inanç
yahut ideolojisinden tebellür eden bir seydir. Özü itibariyle konjonktürel
degildir. Yani kisinin yasadigi dönemden ve cografyadan nes'et eden kimi deger
ve aidiyet unsurlari, kimlige etki etmekle birlikte illa ki kimligin kendisi
degildir. Baska bir deyisle kimligi sadece dil, irk, renk ve cografya baglari
olusturmaz. Yazar, kimligi olusturmasi gereken asli unsurlarla, insanoglunun süreç
içinde degismesi muhtemel kimi begenilerini, tercihlerini, ikincil kültürel
degerlerini, giyim-kusamini, yerel/yöresel farkliliklarini, damak zevkini,
dilini vb. alt unsurlari aynîlestirmekte, ayni ortak paydaya hapsetmektedir. Bu
tür unsurlari kimlige ait vurgular olarak gören insanlarin olmasi, bunun
yanlis olmadigini göstermez. Soruna böyle yaklasilinca eklektizm kaçinilmaz
olmakta; özlü, evrensel ve ilke (inanç) merkezli bir kimligi savunanlar da
kati ideolojik tutuma sahip olmakla suçlumaktadir. Bu durumda durus, tavir ve
ciddiyet eksenli kimlik tercihleri, postmodernizmin renkli ve ayni oranda kirli
çuvalina girmedikleri, yozlasmayi ve uzlasmayi reddettikleri için hayatin
disina itilmektedir. Yeni dünya düzenine ve Avrupa Birligi'nin kriterlerine
uyum göstermedikleri gerekçesiyle kötülenmekte, "ölümcül
kimlikler" olarak nitelendirilmektedir. Tanim yanlis ya da tek tarafli
olunca, bu tanimin disinda kalanlari suçlamak da kolaylasmaktadir.
Maalouf'un
yaklasimlarinda söyle bir paradoks da sezilebilmektedir: O, küçük ölçekli
aidiyet unsurlarini, kimi insani farkliliklari hem kimlik olarak görmekte hem
de bunlarin çatismasindan sürekli yakinmaktadir. Halbuki ayni dine ya da
ideolojiye inanan insanlarin birbirleriyle savasmalarinin nedeni, bütüncül ve
kapsamli ilke ve degerlerin yerine mikro anlayislarin, yerel, etnik, dilsel,
cografi farkliliklarin ikame edilmesidir. Kusatici ve evrensel degerlerin bünyesine
adi geçen ikincil degerlerin bir virüs gibi sirayet etmesi asil kimligi
kemirmekte ve çatismalar kaçinilmaz olmaktadir. Elestirilmesi hatta suçlamasi
gereken, sonradan sizan ve insani/toplumsal dokuyu da parçalayan bu unsurlar
olmalidir. Fakat tam tersi yapilmaktadir. Kavmiyetçilik/mikro milliyetçilik
degil din/inanç suçlanmakta; toplumsal ve insani tevhid yaftalanirken
sosyolojik sirk alkislanmaktadir. Bu söylediklerimiz, elbette, farkliliklari
bogmak, onlarin üstünü örtmek seklinde anlasilmamalidir. Sözgelimi
mahallemizi öncelememiz, önemsememiz baska bir sey; onu kutsamamiz, ona
tapinmamiz ve bizimle ayni ya da benzer ilke ve degerleri tasiyan baska
mahallelerle savasa tutusmamiz baska bir seydir. Önemli olan mahalli ve dogal
farkliliklari görmekle birlikte, kentin ayni inanç ve umdelerle bütünlesmis
ortak kimligini, kollektif benligini öncelemektir.
Amin Maalouf'un bu
kitabiyla ilgili olarak getirecegimiz en önemli elestirilerden biri de onun,
farkliliklar içerisinde bir arada yasamanin adresi olarak Bati medeniyeti ve
demokrasisini, modernizmi göstermesidir. Yazara göre çikis yolu, kendi
degerlerimizi Batili degerler içerisinde uzlastirip eritmek ve bu modern
tasavvura eklemlenmektedir. Yerel diller ve kültürler bu mihver içerisinde
yasayip kendilerini koruyabileceklerdir. Bu, yazara göre, karsilikli etkilesimi
ve anlasmayi da doguracak ve evrensel bir zenginlik olusturabilecektir. Yazar, dünyaya
baktiginda daha iyi bir adres ve örneklik görememektedir. Sonuçta bu, bir
bakima, çaresizligin ve hatta yenilgiyi kabullenmisligin getirisi olmaktadir.
Demokrasi (ki Bati'nin ürünüdür) bu yüzden kutsanmakta; safalet ve
yoksunluklar içerisinde bogulan "öteki" dünyalara bu çaresizlik
sonucu kalkinmaci, ilerlemeci, öykünmeci bir modern hayat kurgusu önerilmektedir.
Çaresizlik diyoruz; çünkü yazar, dedigimiz gibi daha iyi bir örneklik göremedigini
açikça belirtmektedir. Üstelik o, Dogu toplumlarinin Batililastirilma serüvenlerinin
nice acilarla, traji-komik yaklasimlarla, kirlenme ve kimlik bunalimiyla dolu
oldugunu çok iyi bilmektedir. Yazar bu baglamda, Kavalali Mehmet Ali Pasa 'nin
Batili devletler eliyle, ülkesini modernlestirme çabalarina deginmekte ve sonuçta
ortaya çikan acikli tabloyu kendisi de itiraf etmektedir. Ancak, burada,
bilinmesine ragmen su soruyu bir kez daha sormak yerinde olacaktir: Insani/manevi
boyutunu bir kenara biraksak bile Bati'nin maddi/dünyevi anlamda kalkinmis,
gelismis olmasi neyle açiklanabilir? Sömürgecilikten, kendi disindaki ülkeleri
talan etmekten, Dogu'nun/Güney'in yer alti ve yer üstü kaynaklarini
gaspetmekten bagimsiz bir Bati uygarligi düsünülebilir mi? Savaslar,
katliamlar, soykirimlar, sömürge faaliyetleri, soygun ve talanlar olmasaydi
Bati bugünkü endüstriyel gelismisligine, dünyevi kalkinmisligina, görece
rahat ve konformist yasayisina ulasabilir miydi? Modern tasavvur acilardan, kan
ve gözyasindan, kitlesel kiyimlardan ne kadar uzaktir? Ayni zamanda
gelisebilmek için baskalari da ayni seyleri mi yapmali, Batili devletlerin
yolunu mu takip etmelidir?
Dini
Degerler ve Islam Dünyasi
Amin Maalouf kültür
karsilasmalarinda, karsilikli anlayis ve iletisimin önemli oldugunu sürekli
tekrarlanmakta ve herkesi hosgörülü, iyi niyetli olmaya çagirmaktadir.
Birine karsi düsmanlik ya da küçümseme sergilendiginde, dile getirilen en küçük
gözlemin, onu sertlesmeye, içine kapanmaya itecek bir saldiri olarak
degerlendirilecegini savunmaktadir. Yazar, bu esnada kendi kendine su soruyu da
sormaktadir: "Acaba bunlari söylerken, aklimda bazi ülkelerde 'Islami basörtüsü'nün
etrafinda baslatilan tartismalar gibi tartismalar mi var?" Maalouf burada,
Batili ülkelere akil verircesine saygili ve tahammülkar davranmayi önermekte;
fakat basörtüsü ve Dogulu kadin hakkinda söyle konusmaktadir:
"...Sözü edilen 'basörtüsü'
konusuna dönersek, ben burada geçmise özenen ve gerici bir tutumun söz
konusu oldugundan kusku duymuyorum. Inandigim seylerin isiginda ve Müslüman-Arap
dünyasinin tarihindeki farkli dönemleri ve kadinlarin açilimlari ugrunda
verdikleri uzun mücadeleyi hatirlatarak olaylara neden böyle baktigimi uzun
uzun anlatabilirdim. Bu gereksiz olurdu, asil sorun halklarin tarihinde
modernligin neden kimi zaman reddedildigini, neden her zaman bir ilerleme,
yararli bir evrim gibi görülmedigini bilmek... Kimlik üzerinde düsünürken,
bu sorgulamalar bugün her zamankinden daha temel nitelikte. Üstelik Arap dünyasi
örnegi bu bakimdan en zengin ipuçlariyla dolu."
Bu satirlarla birlikte Ölümcül
Kimlikler'in önemli bir bölümü din olgusuna, Islami degerlere ve Islam dünyasinin
tarihteki ve son yüzyildaki durumunun degerlendirilmesine ayrilmaktadir.
"Modernlik Öteki'nden
Gelince" baslikli kitabin ikinci bölümüne malum sorularla basliyor Amin
Maalouf: "Bu örtüler, bu çarsaflar, o iç kapayici sakallar, bu ölüme
çagri neden? Bunca eskiye baglilik, siddet gösterisi neden? Bütün bunlar o
toplumlarin, onlarin kültürlerinin, dinlerinin özünde mi var? Islamiyet özgürlükle,
demokrasiyle, insan ve kadin haklariyla, modernlikle bagdasabilir mi?"
Ünlü romanci, bu
sorularin sorulmasinin normal oldugunu ve fakat kolayci yanitlardan kaçinilmasi
gerektigini söylüyor. Kendisi de bu konuda objektif ve tutarli olmaya çaba gösteriyor.
Dün oldugu gibi bugün de Islamiyet'e karsi ayni eski önyargilari tekrarlayip
duranlara, her öfke uyandiran olayda, kendilerini bazi haklarin ve onlarin
dinlerinin dogasi üzerine ahkam kesmeye yetkili görenlere katilamayacagini
belirtiyor. Ayni zamanda, kilini kipirdatmadan olan bitenlerin üzücü bir
yanlis anlamadan kaynaklandigini ve dinin hosgörüden ibaret oldugunu
tekrarlayip duranlarin hararetli savunmalari karsisinda da kendini rahat
hissedemedigini, tatmin olmadigini söylüyor yazar. "Mesela ben,
Afganistan'daki Taliban'in Islamiyetle hiçbir ilgisi olmadigini, Pol Pot'un
Marksizmle hiçbir ilgisinin olmadigini, Pinochet rejiminin Hiristiyanlikla hiçbir
ilgisi olmadigini hangi hakla ileri sürebilirim?" (s.43-44)
Yazar, bu noktadan
hareketle, olup bitenlerin o doktorinle, inançla baglantisinin kaçinilmaz
oldugunu savunuyor. Eger kötü, üzücü bir sey olmussa, olmasi için belli
bir olasilik var oldugu için olmustur. Bu nedenle "doktrinin özüne degil,
onu benimseyenlerin tarih boyunca ve günümüzde sergiledikleri davranislarina
egilmek gerekir."
Amin Maalouf böylece
tarihe uzaniyor. Yazar, Islam'in bir "bosluk"tan yararlanarak ortaya
çiktigini ve gelistigini iddia etmekte. O zamana kadar "tarihin kiyisinda
yasamis Bedeviler" olarak niteledigi insanlarin, birkaç on yil içinde
Ispanya'dan Hindistan'a kadar uzanan uçsuz bucaksiz bir alanin hakimi
olduklarini; buralarda sasilacak derecede düzenli, baskalarina görece saygili
ve bos yere siddet içermeyen bir anlayisi hakim kildiklarini belirtiyor:
"... Çaglarina
bakildiginda davranislari deger kazanmakta. Ayrica Islam'in kontrolünü elinde
tuttugu topraklarda, geleneksel olarak öteki tektanrili dinlere mensup
kisilerin varligiyla uzlastigina kusku yok." (s.48-49)
Amin Maalouf'un ilk
kitabi olan "Araplarin Gözüyle Haçli Seferleri"2 adli kitabi
okuyanlar, hem bu konuda ayrintili malumata sahip olabilecekler hem de yazarin
tarihteki Islam'a çok daha hosgörülü yaklastigini fark edeceklerdir. Hatta
o, demokrasi, insan haklari ve kalkinmanin Islam dünyasindan degil de
Hiristiyanlik aleminden nes'et etmesine üzülüyor gibidir. Bu husus, ayri bir
tartisma konusu olarak ele alinabilir.
Amin Maalouf, Islam
dinine mensup insanlarin bugün tarihtekinden daha hosgörüsüz olduklarini
iddia ediyor: "Eger bugün rahipler bogazlaniyor, entelektüeller hançerleniyor
ve turistler taraniyorsa, Islam'in VIII. yüzyilda hosgörülü oldugunu bilmek
kötü bir avuntu oluyor. Ben geçmisi hatirlarken, günlük haberlerin
Cezayir'den, Kabil'den, Tahran'dan, Yukari Misir ya da baska yerlerden gelen
haber ve görüntülerle her gün suratimiza firlattigi vahseti, hiçbir sekilde
örtmeye çalismiyorum..." (s.49)
Maalouf, bütün dinlerin
hosgörüsüzlük içerdigini; ama bir bilanço yapilacak olsa Islam'in
-tarihte- daha iyi, daha medeni oldugunun görülecegini söylüyor. Ve sunu
itiraf ediyor:
"Eger atalarim, Müslüman
ordulari tarafindan fethedilen bir ülkede Hiristiyan olmak yerine,
Hiristiyanlar tarafindan fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardi, onlarin
inançlarini koruyarak on dört yüzyil köy ve kentlerinde yasamaya devam
edebileceklerini sanmiyorum. Gerçekten de, Ispanya'daki Müslümanlara ne oldu?
Ya Sicilya'daki Müslümanlara? Yok oldular, tek kisi kalmamacasina
katledildiler, sürgüne zorlandilar ya da cebren Hiristiyan edildiler."
Kitabin geneline
bakildiginda, yazarin, geçmisteki Islam olgusunu bugünküyle mukayese
edilemeyecek kadar olumladigini görebiliyoruz. Ancak ilk bakista müslüman
okuyucunun da gönlünü oksayabilecek olan bu sözler, bu görüsler,
unutulmamali ki diger dinlerle mukayese edildiginde bir anlam ifade ediyor.
Yazar o dönemlerde Hiristiyanligin daha kötü uygulamalara imza attigini
belirtmeye çalisiyor. Islamin, özellikle Hiristiyan toplumlarinin hiçbir seyi
hosgörmedikleri bir devirde bir "hosgörü protokolü" düzenlendigini
ve bu protokolün yüzyillar boyunca bütün dünyada yan yana birlikte
yasamanin en ileri biçimi oldugunu savunan Maalouf, bugünkü durumun gerçek
nedenlerini arastirmada egemen Batili bakis açisindan siyrilamiyor. Ona göre
tarih, Islam'in, içinde öteki kültürlerle yan yana birlikte yasama ve
verimli etkilesim konusunda sonsuz potansiyel tasidigini açikça ortaya
koymaktadir. Ama daha yakin tarih de, gerilemenin mümkün oldugunu
kanitlamaktadir. Bu yaklasim, açikça görüldügü gibi uzlasma ve demokrasiyi
merkeze almaktadir. Tarihin böyle okunmasinin dogru ve yanlis taraflari bir
yana, yazar, vahiy orijinli dinleri romanlarinda yaptigi gibi tarihi/kültürel
malzeme olarak görülmekte, sadece pratik, maddi kimi yansimalarini dikkate
almaktadir. Yazarin önemsedigi zenginlik ve olumluluk, toplumun kendini güvende
hissetmesinden kaynaklanmaktadir. Fakat yazar son yüzyillarda Islam Dünyasina
yönelik saldirilari, iç ve dis, maddi ve manevi güvenlik yitimini,
emperyalist politikalari yeterince gündeme getirmemektedir. Olumluluklarin,
islah ve direnis çabalarinin da üzerinde durulmadigini, kimi kötü karikatürlerin
sürekli göze sokuldugunu söylemek mümkün. Maalouf, kimi zaman açikça çarpik,
tek tarafli ve indirgemeci oryantalist bir anlayisa da sahip olabilmektedir:
"... Etrafi devrim
muhafizlariyla kusatilmis, halkindan kendi gücüne güvenmesini isteyen, 'Büyük
Seytan'i lanetleyen ve Bati kültürünün bütün izlerini silmeye ant içen
Ayetullah Humeyni'ye baktigimda, etrafi kizil muhafizlarla kusatilmis, 'koca
kagit kaplan'i lanetleyen ve kapitalist kültürün bütün izlerini silmeyi
vaat eden yasli Mao Zedung'u düsünmekten kendimi alamiyorum... Oysa Islam
tarihinde bana Humeyni'yi hatirlatan hiçbir figür göremiyorum. Ayrica, çok
ariyorum; ama Müslüman dünyasinin tarihinde ne bir 'Islam Cumhuriyeti'nin
kurulusuyla ne de 'Islam Devrimi'yle ilgili en küçük bir not da göremiyorum..."
(s.57)
Amin Maalouf, Islam'in
diger ideoloji ve inanç sistemleriyle karsilastirildiginda, tarihte daha iyi
bir performans gösterdigini; fakat son devirde üretkenligini, dinamikligini ve
hosgörüsünü yitirdigini belirtiyor. Bunu önemli bir tespit olarak görüyor.
Fakat modernizmi, demokrasiyi, bugünkü güzellikleri (?) Hiristiyan Bati üretmistir.
Bunun üzerine Islam Dünyasi kendisi bir sey ortaya koyamadigi için gerilemis,
hirçinlasmis, çirkinlesmistir ve modern hayata bu kiskançlik yüzünden tepki
göstermektedir. Yazara göre modernlik "öteki"nin damgasini
tasidigindan farkliliklarini vurgulamak için bazi insanlarin gericilik
simgeleriyle bayrak açtigini görmek sasirtici olmaz. Bugün kadin erkek bazi müslümanlarda
bunu gözlemledigini belirten yazar, olayin bir kültürün ya da bir dinin
disavurumundan farkli bir sey oldugunu ileri sürmektedir. Maalouf'un modernizmi
toptan olumlayarak övmesi ve buna yönelik kimi tepkileri kiskançlikla açiklamasi,
modernizmin nasil olustugunu ve insanlarin basina neler getirdigini görmemesi
cidden hayret vericidir! Bugün de 'yeni dünya düzeni'nin hem suçlu hem güçlü
olmasiyla örtüsen bir yaklasimdir bu.
Bati'nin kendi disindaki
toplumlarin (modern anlamda ve kendine eklemlenerek de olsa) ilerlemesine, dünyevi
kalkinmisligina, teknolojik gelismisligine dahi sinirlamalar koydugunu, engeller
türettigini biliyoruz oysa. Batili modernizmin hep kendine yontan, kendi çikarini
düsünen bir boyuta sahip olmadigini, art niyetli olmadigini düsünmek haliyle
safdilliktir. Bu, bugün de böyledir. Üçüncü dünya ülkelerindeki IMF ve Dünya
Bankasi politikalarinin genelde nasil sonuçlandigi ve kimin isine yaradagi
asikardir. Osmanli'nin ve Kavalali Mehmet Ali Pasa döneminde Misir'in,
Batililasma çabalarinin trajikomik ve sonuçta yikici sonuçlari hepimizin
malumudur. Son dönem Osmanli padisah ve yöneticileri gibi Avrupa'ya yetismenin
tek yolunun onu taklit etmek oldugunu savunan bu ünlü Misir hidivinin
konsolosluklara yazdigi mektuplar ibret verici ve yürek burkucudur. Mehmet Ali
Pasa, belli bir zaman sonra yazdigi bu mektuplarda, giristigi "uygarlik
hamlesi"nde Avrupalilarin çikarlarina her zaman saygi duydugunu
vurgulamakta ve onlara, buna ragmen kendisini niçin sevmediklerin, niçin
kurban etmeye çalistiklarini sormaktadir. Cevabi kendisi verir. Kavalali:
"Çünkü ben onlarin dininden degilim; ama ben de insanim ve bana insanca
davranmalari lazim."
Unutmamaliyiz ki ülkeleri
hatta kitalari sömüren, enerji fazlasi olusturan, vahsi bir güce kavusan, üstünlüge
inanan Bati; yeni teknikleri, tibbi imkanlari ve kimi özgürlükçü düsünceleri
yaymaktan çok katliamlara, yagmalamalara ve kolonizasyon faaliyetlerine
girismistir. Büyük bir hayranliktan çok, yeryüzünde kin ve nefret
uyandirmistir ve buna ragmen Maalouf modernlesmeyi bir bakima dayatmaktadir.
Yazar, zorunlu modernlesmenin/batililasmanin dogurdugu ikileme verilecek cevabin
radikal Islam olmadigini belirtmektedir. Islam dünyasindaki -halka ragmen-
Batililasma çabalarini öven ve önemseyen yazar, bunlarin dinden soyutlanarak
gerçeklestigini tespit etmekte ve bunlari gerçeklestiren liderleri de
alkislamaktadir. Bu liderlerin hepsinin Atatürk kadar açikça laiklik ve
modernlik yanlisi olamadigini; fakat hepsinin de dini bir yana attiklarini söyleyen
Maalouf, bu konuda en gözde lider olarak Nasir'i öne çikarmaktadir. Çocukluk
ve gençlik yillarini Ortadogu'da geçirmis birisi olarak, Maalouf'un -tartismali
yahut tek tarafli da olsa önemli ve tarihi bir belge niteligi tasiyan- Nasir
hakkindaki tespit ve düsüncelerini birlikte okuyalim:
"1956'dan itibaren
Misir Cumhurbaskaninin nasil bir sayginliga sahip oldugunu bugün hayal etmek
zor. Aden'den Kazablanka'ya her yerde fotograflari vardi; gençler, hatta daha
yaslilar onun ismini anarak ant içiyor, hoparlörden onun serefine çalinan
marslar yükseliyor ve o ardi arkasi kesilmeyen söylevlerinden birine
basladiginda, insanlar iki saat, üç saat, dört saat bikmamacasina transistörlü
radyolarin basina üsüsüyorlardi. Nasir halk için bir ilah, bir tapinma
araciydi. Yakin tarihte benzer durumlar aradiysam da hiç bulamadim. Böylesine
bir yogunlukla ayni zamanda bu kadar ülkeye birden yayilan hiç kimse yok. Her
halükarda müslüman Arap dünyasinda uzaktan olsun bu olguyu andiran bir olay
asla yasanmamistir.
Oysa Araplar'in ve müslümanlarin
özlemlerinin herkesten fazla tasiyicisi olan bu adam Islamcilarin amansiz düsmaniydi;
onu öldürmeye kalkistilar kendisi de onlarin baslarindan çok kisiyi idam
ettirdi. Bu arada, o dönemde, bir Islamci hareket militaninin sokaktaki adamin
gözünde Arap ulusunun bir düsmani ve çogu zaman da Batinin isbirlikçi
olarak görüldügünü hatirliyorum." (s. 70)
Maalouf "örtünme
ve sakalin pitirak gibi çogalmasi"ni, radikal dinciligin yükselmesini,
Nasir ve sonrasindaki basarisiz politikalara baglamaktadir. Bu yaklasimiyla
yazar, kimi zaman elestirip yakindigi Batili, indirgemeci, kolayci bakis açisindan
kendini kurtaramamaktadir. Kimi olgulari hem çarpitmakta, hem küçümsemekte
hem de kendi içinde çeliskilere düsmektedir.
Amin Maalouf kitabin son
bölümünlerinde, dinin sürekli degisecegini; fakat bilimler, doktrinler ve
siyasal rejimler tarafindan asla tarihin zindalarina gömülemecegini
belirtmektedir. Ilginçtir ki Maalouf'un bu kitabini önemseyen, sevinçle
karsilayan kimi sol çevreler, bu tesbitini yadirgamakta ve kabul edilemez görmekteler.3
Aslinda yazar da bu kaçinilmaz gördügü sonuçtan sikayetçidir: "Ben
artik dine yer olmayan bir dünya hayal etmiyorum; ama maneviyat ihtiyacinin, âidiyet
ihtiyacindan ayrildigi bir dünya hayal ediyorum." Yani yazar, dinin bir
tat, bir zenginlik ögesi, bir garnitür olarak bulunmasini istemekte, fakat
insanlara bir kimlik sunmasini reddetmektedir.
Maalouf, kendi tabiriyle
"panteri evcillestirme"ye çalismaktadir. Kimlik ve aidiyet sorunun
irdelerken durdugu/konustugu/çikis noktasi olarak kabul ettigi yerin
yanlisligini görmezlikten gelmektedir. Herkesin, kendisi gibi çift kimlikli ve
çok aidiyetli olmaya çalismasini beklemesi de haliyle hem abestir hem mümkün
degildir hem de saçmadir. Modern mihver içerisinde gösterdigi hedefin ve çözüm
arayislarinin insanligin ortak ve evrensel temalarindan ziyade dayatilmis küresellesme
politiklariyla ve aslinda kültürel erozyonla, endüstriyel tekdüzelikle örtüstügü
dikkatlerden kaçmamaktadir. Bu ayni zamanda bir yenilginin ürünüdür ve çaresizlikten
neset eden bir bakis açisidir. Maalouf romanlarindaki "Batili gözüyle
Dogu'yu anlatma" huyundan bu kitabinda da yeterince uzaklasamamaktadir.
Dini de seküler bir anlayisin içerisine hapseden yazar, onu bir hidayet ve
felah rehberi olarak algilamaktan, kabul etmekten tamamen uzaktir. Zaten kendisi
de, tarihi ve sosyolojik anlamda Hristiyan oldugunu söylese de hiçbir dine ve
tanriya inanmadigini açikça beyan etmektedir. Bati'nin, Amerika'nin ve
Israil'in katliamlarina da yeterince deginmeyen yazar, Islam'a da insanligin kültürel
ve tarihi mirasinin bir unsuru olarak deger atfetmektedir. Islami açidan
Allah'in ayetleri olarak nitelendirilebilecek olan dil, irk, renk
farkliliklarinin korunmasini savunan insanlar, kuzuyu kurda emanet etme, güçsüzü
ve horlanani güçlülerin arasina savurma mantigindan uzaklasmak zorundadirlar.
Bu arada modern ve rahat yasama istekleriyle fitrattan uzaklasmayi ve insan
olusa yabancilasmayi karistirmamak gerekir. Ayrica, Islam'i salt bir semboller
manzumesi olarak görmek de, müslümanlarin -elbette homojen olmayan- kimi
bireysel ve toplumsal taleplerini, tepkilerini, direnis çabalarini "ölümcül
ve hastalikli kimlikler"in bir yansimasi olarak yaftalamak da yerlesik önyargilardan
vareste degildir.
Getirdigimiz ve daha da
çogaltabilecegimiz kimi elestirilerin yaninda, Maalouf'un kitabinin onlarca
dogruyu, isabetli yaklasimi içerdigi de muhakkak. Ölümcül Kimlikler; özellikle
aday ülkelerin sayisinin çogaldigi Avrupa Birligi'nin ulastigi nokta, Ortadogu,
Kafkaslar ve Balkanlar'daki gelisme ve çalkantilar açisindan okunmayi,
tartisilmayi ve yeni basliklar altinda elestirilmeyi hak eden bir kitap.
DIPNOTLAR
1.
Amin Maalouf. Ölümcül Kimlikler, çev. Aysel Bora, YKY, 2 Baski, Istanbul,
Haziran 2000, 133 s.
2. Amin Maalouf, Araplarin Gözüyle Haçli Seferleri, çev. M. Ali Kiliçbay,
Telos Yayinlari, Istanbul 1998, 356 s.
3. Örnek olarak bkz. Tufan Erbaristiran, Ölümcül Kimlikler, Evrensel Kültür,
nr. 107, s. 47-49.