Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

BAŞÖRTÜSÜNÜN ÖTEKİ YÜZÜ

Müslümanlığını kimlik haritasının baş köşesine koyup, basın-yayın denen mayınlı araziye gözü kapalı dalan insanların hayatı, başörtüsü haksızlığının karşısına hakkı koymaya çalışan manşetler aramakla geçti. Manşetler zamanla eskidi, iri puntolarla söylenecek sözler azaldı; ama başörtüsüne el uzatmayı varlık sebebi sayan zavallılar inatlarından vazgeçmediler. Ne yazık ki bu ülkenin tarihi kendi milletinin maneviyatına karşı işlenmiş suçlarla yazılıyor. Ve ne şükür ki, "başörtüsü sorunu" denen ‘isyan’, eldeki bütün kötülük imkanları seferber edildiği halde hâlâ bastırılamadı.

Başörtüsü etrafında sürdürülmekte olan tartışmaların çeşitli nedenlerle omurgasını kaybettiği, birtakım kısır kafaların savunma refleksiyle suları bulandırdığı ve yarım yüzyıllık durduraksız koşunun insanlarda bıraktığı tortunun yorgunluğa, öfkeye dönüştüğü zamanlar da oldu. Ama bu mücadele hiç bitmedi. Bitecek gibi de görünmüyor. En azından bir süre daha... Madem bu kargaşa hayatımızın en ortasından geçmeye devam ediyor, o zaman şöyle düşünmek de bizim hakkımız: Bizim hâlâ gündemdeki yerini kaybetmeyen bir "başörtüsü sorunu"muz olduğuna göre, demek ki ayaktayız, demek ki tükenmedi direncimiz ve demek ki hâlâ bozuyoruz varlığımızla zamanın en kirli oyununu hassas yerinden.

Bütün bunları söylerken, başörtüleriyle kendilerini onurlandıran, inançlarını taçlandıran ve fakat sırf bunun için, hayatlarının serpilme noktalarında hunharca saldırılara, akıl almaz hakaretlere ve acımasız hayal gasplarına uğratılan "mahzun ve güzel" kızlarımızın hikayelerinden bir siyasal söylem mahareti, bir itibar rantı, bir desteksiz böbürlenme çıkarmaktan Allah’a sığınıyorum.

Keşke içimde biriken şeyler beni bu kadar sıkmasaydı, söylenmesi gereken sözler bu kadar sahipsiz kalmasaydı ve keşke biz zaten vücud bulduklarında bütün yanlışlarımızı kendiliğinden konuşmaya başlayabilseydik. Ama yapamıyoruz. Herşeyi bir başka zihne, bir başka ağıza, bir başka kaleme, bir başka zamana bırakıyoruz. Her haksızlığı, mağdurunun sırtına yükleyip ortadan sıvışıyoruz. Bu satırları, elinde bir kalem bulundurma imkanına ve korkusuna sahip bir insan olarak, kendini sorgulayan bir samimiyetle, etrafına bakmaya çalışan bir yükümlülükle, bir ‘sıvışmama denemesi’ olarak kağıda ve kayda geçiriyorum. Dikkat edin; çuvaldızım ve iğnelerim var.

Kendime, kendimize...

  Gerçek anlamda hiçbir başörtüsü hadisesinde olayın içinde değildik, hep kıyısında köşesinde kaldık. Kafamıza bu yüzden hiç polis copu yemedik. Hiç nezarette gecelemedik. Televizyonda izlediğimiz başörtüsü olaylarından bunaldık, sıkıldık, öfkelendik, insanların böyle sıkıntılara maruz kalmadığı başka yerlerde olmak istedik. Ne tam burada olabildik, ne başka bir yere gidebildik. Başörtüsü eziyetinin, döndürülen birtakım fırıldakların üstünü örtebilecek en büyük tozduman sebebi olarak periyodik biçimde gündeme getirildiği ihtimali her zaman canımızı sıktı. Başörtüsü eylemlerinin, bir parti kapatma bahanesi olarak ne kadar çok işe yaradığını görüp sarsıldık. Ama insanların başlarını örtme özgürlüklerini savunma ve bu uğurda meşruiyet çerçevesinde direniş gösterme haklarını hiç tartışmaya açmadık. Haklıyken, bir haksızlığın malzemesi olmanın trajedisini yaşadık. İkilemlerle, açmazlarla boğuştuk. Çok üzüldük, ama az dua ettik. Dahası üniversite imkanını kaybetmiş o mahzun yüzlere başka bir ‘yürüme’ imkanı sunmanın çaresini bulamadık. Onlara başka bir hayat, başka bir yol öneremedik.

Herhalde başka bir yol bilmiyorduk. Çünkü biz de başka bir yol, başka bir hayat bilmiyorduk. Yıllarca kaçındığımız sorular, gün geldi önümüzü kesti, karşımıza dikildi. Artık hepsine bir cevap aramalıyız bu soruların. Yoksa başkalarının tahakküm heveslerinde değil ama, kendi cevapsızlıklarımızda boğulacağız.

Babalara, ailelere...

  Kiminiz okusunlar diye kızlarınızı okullara zorladınız, kiminiz otursunlar diye evlere... Ama hemen hiçbiriniz, yaşamanın bir okul ya da evden ibaret olmayan bir hayat sahibi olmayı gerektirdiğini düşünmediniz. Şimdi okullardan evlerine geri döndürülen, evlerde oturup içlerine sığamayan kızlarınızın yüzlerine bakamıyorsunuz. Çünkü onlar sizden daha çok şey biliyorlar, sizden daha çok okudular, hayata sizden daha fazla zaman ayırdılar, herşeyi sizden daha fazla düşündüler. Onlardan geride kaldınız. İlgilenmemeye, duymamaya, görmezden gelmeye, zorda kalınca da bağırıp çağırmaya başladınız. Onların gözlerine bakacak cesaretiniz yok. Onlara evin içinde bir hayat, okulun dışında bir yol veremediniz. Aslında sizin kendiniz için de bir hayatınız yoktu. Savrulup durmayı kader sandınız. Kader gerçekten karşınıza çıktığında da sabretmeyi, sahiplenmeyi bilemediniz. Kızlarınıza örtünmelerini emrettiniz ama, siz onları örtemediniz. Açıkta bıraktınız. Ama vicdanlarınız da sizleri açıkta bırakıyor. Buradan dönün. Kızlarınıza okul dışında bir seçenekleri daha olabileceğini gösterin. Bu en çok sizin göreviniz. Düşünün, tartışın, bulun, ne yaparsanız yapın, evlerinize okulları aratmayacak hayatlar getirin. Hiç değilse bir pencere açın.

 

 

 

Gökhan Özcan

Gerçek Hayat